« Önceki | Sonraki »

4/1/2009

Bir Şehit Bin Şahit



BİR ŞEHİT BİN ŞAHİT

 

Gazze! Ölümle dost yüreklerin diyarı!

Biz biliriz sen de bil! Düşen evlatların değil, kanayan sen değilsin. Bombalar yağarken üzerine, sen daha bir dirençli, daha bir kararlı kalkarsın öldürülen masumlarının düştüğü yerden. Bir ölür, bin dirilirsin.  Ana sütüne doyamadan giden bebelerinin toprağa değen bakışlarında, görüşün daha bir keskinleşir.

 

Bizlerse, sen şehitler verirken, meydanlarda kameralara verdiği pozları, akşam haberlerinde coca cola eşliğinde seyredenlere şahidiz. Vicdanlarını susturmak için attıkları sloganlarla acıkıp mc donalds’daki ‘bir alana bir bedava’ kampanyasını kaçırmayanlarımız var bizim. ‘İsrail Kahrolsun’dur, ‘Filistin halkı direnmelidir’ de aralarda ‘boğazım kurudu’dur, ‘turkuaz su’dan kafaya dikenler biliriz. ‘Hükümet Göreve’dir, Hamas’a binlerce Selam’dır da seslendiğimiz hükümetin katillerle yaptığı silah sözleşmeleri aklımıza gelmez bu sloganları atarken. ‘Gazze’de sapanla atılan taş bedava, İsrail’e ise kurşun için para lazım’ der gibi kredi kartlarına yüklenecek üç beş liralık puan derdiyle yaparız biz carrefour’daki alışverişimizi. Protesto meydanlarında dilimizle İsrail’e destek veren Amerika’ya göndermeler yaparken efkârımızı ciğerlerimize çektiğimiz marlboro’larla dağıtırız. Ariel’le yıkanmış elbiselerimizin içinden Ariel Sharon’a küfrederiz.

 

Gazze! Hal böyleyken düşen evlatların değil, kanayan sen değilsin. Sen değilsin bu şekilde sattığımız, ruhumuzdur bizim. Üzerine yağdırılan bombalar senin için sonsuzluğa karışacağın kanatlar olurken, bizler yüreklerimizde kendi cesetlerimizi taşırız.

 

Ve Gazze biz biliyoruz, sen şunu da bil! Ölümünü hakikatlere şahit kılan her şehidin, dünya üzerinde hayatını hakikatlere şehit kılacak yüzlerce şahit diriltiyor.

 

emrah ayhan

4/1/2009

Kardaş


KARDAŞ

nasıl imkân bulamadıysa uçmaya
ali'nin âit olduğu memlekette
uçakların üzerinden yavru martılar


o da imkân bulamadı
kanatları güçsüz olduğundan
veya delil yeterliliğinden salıverilmemiş
şarkılar yazdığından anasının gözyaşlarına


ama
hep içinden
"uçabilseydim şâyet" dedi

bir an bile uçmak fikrinden vazgeçmeden


ki
bildiğimden söyleyeyim
uçabilseydi şâyet
nefes alıp vermesi kadar doğal
ve alışılmış
ilk işi
onun uğruna
bir bulut yakmak
olacaktı


bilge dürüst

4/1/2009

Evime Dönmek İstiyorum

EVİME DÖNMEK İSTİYORUM

 

Sanırım akşam yeni çöktü. Aslında bundan pek emin değilim. Ama kapalı perdelerimden sızmayı başaran güneşin inatçı ışığının soluklaştığını fark edebiliyorum. Şu an oturmakta olduğum koltukta kaç saattir oturuyorum bunu da pek hatırlayamıyorum. Ama uzun süredir en az benim kadar zavallılaştığını hissetmeye başladığım koltuğuma nerdeyse kıpırdamadan çakılıp kaldığımı söyleyebilirim. Bu çok da önemli değil galiba. Düşünülmesi gerekenler sanırım şunlar: Ben, neden bir koltuğa yapışmakla teselli arayacak kadar çaresizim? Ben, neden suçsuz olduğuna emin olduğum koltuğuma bedenimin ve ruhumun ağırlığıyla işkence yapmaktayım? Acaba bedenim mi daha ağır yoksa ruhum mu? Bu son sorumun cevabını bilmediğime göre sadece kendisine acımaktan kendimi alamadığım koltuğum biliyor. Ama o da cevap vermiyor herkes ve her şey gibi. Ayrıca bu işkenceye nasıl dayanıyor bunu da anlamış değilim. Anlamış değilim: İçimdeki tanımsız sıkıntıya nasıl dayanıyorum? Şu an gerçek olduğuna inandığım iki şey var: Birincisi, akşam bütün karanlığını her yere yaymış durumda. Çünkü artık dağınık ve tozlu eşyalarımı görmekte zorlanıyorum. İkincisi, artık çıkmalıyım. Çünkü anladım: Hiçbir işe yaramıyorum; ama hayatta en azından temizlenemeyecek bir lekem olmalı. Olmalı mı gerçekten?

 

Artık dışarıdayım. Ne zaman ve nasıl sokağa çıktım? İnsan dalgın olunca şaşırarak da olsa sadece yaşadığını anlayabiliyor. Açıkçası ben de şu an sadece yaşadığımı biliyorum. Neden yaşamak zorunda bırakıldığımız konusunda hiçbir zaman bir fikrim olmadı; ama hala neden yaşamaya devam ettiğimi hatırlamak ürpertiyor beni. Fikrim sorulsa derim ki: Her gün uykudan uyanmanın, yemek yemenin, su içmenin, giyinmenin, ısınmanın hatta aşık olmanın ne anlama geldiği ya da yaşamanın hangi amaca hizmet ettiği hakkında benim gibi bir fikri olmayanların, bunu fark ettikleri anda  ölmesi gerekir. Ne olur şimdi ölümü de sormayın bana; çünkü uzun süredir zavallı halde olan zihnimin bu soruya verecek cevabı olacağını hiç zannetmiyorum. Ama kendime “Acaba ölüm anlatıldığı kadar zor ve kötü bir his mi?” sorusunu sormaktan da kendimi alamıyorum. Belki de beynimdeki öfkeli tasarıyı yatıştırmak için bu soruyu özellikle soruyorum kendime. Biliyorum, çok sıkıntılıyım ve şu an bu yüzden saçmalıyorum. Yoksa ben de herkes gibi hüzünlenerek de olsa hayatın çok güzel olduğunu kabul ediyorum. Ediyor muyum gerçekten?

 

Sahi artık dışarıdayım değil mi? Evden de baya uzaklaştım sanırım. Yakın olsam döner miydim eve? Dönmeli miyim eve? Merak etmeyin dönmeyeceğim. Zaten dönsem anlatacak bir şeyim kalmayacak. Anlattığım bir olayın veya anlatmaya çalıştığım bir hissin yarım kalmasından hele de yarım bırakılmasından nefret ederim. Hem konuşurken hem de yazarken böyleyimdir. Aklıma düşen eve dönme arzusunun sebebi aslında evde yarım kalmış içkimi hatırlamış olmamdır. Çünkü şunu içimden geçirdiğimi iyi hatırlıyorum şimdi: “Çıkmadan içkimi bitirmeliyim.” Ayrıca eşyalarıma da gereken özeni uzun süredir göstermemiştim. (Çıktığımda hepsi toz içimdeydi). Nedense insanların eşyalarıyla dostluk kurması gerektiğini düşünen (itiraf edeyim bunu yapanlardanım da) az sayıdaki saflardan biriyim. Gerçekten saflık mıdır bu? Belki de bir daha eve dönmeyeceğim. En azından çıkarken benim kadar kimsesiz eşyalarıma kederli gözlerle şöyle bir bakmalıydım. Acıyıp bana, gitme derler miydi o zaman? Aslında, cazibeli mavi rengine aldanıp satın aldığım ve şu aralar rengi soluklaşan koltuğumun, üstünden kalkıp gitmeme sevindiğine adım gibi eminim. Bunu düşünmek canımı sıkıyor. Ne de olsa hayatımın bir çok özel anını bu koltuğumla paylaştım. Hayatımda bu koltuğun gerçekten ayrı ve önemsenecek bir yeri vardır. Onun üstünde oturmuş halde kaç kitap okudum, bilir misiniz bunu? Her kitap okuduğumda koltuğumun da benim kadar rahatladığını, dinlendiğini hayal ettim. Biricik sevgilimle ilk kez öpüşmem de ben bu koltukta otururken gerçekleşmişti ve o an her yerimi saran tatlı bir titremeyi koltuğumun da hissettiğini sanmıştım. Bu beni daha da heyecanlandırmıştı. Gözlerim mi yaşarıyor? İşte, bu anlattıklarımdan dolayı alçak koltuğumun gidişime sevindiğini düşünmek, öfkelendiriyor beni. Eve dönersem eğer, ilk işim kahrolası koltuğumu parçalamak olacak. Bu mu olacaktı son düşüncem?

 
Evet dışarıdayım. Gökyüzü kapkara bulutlarla dolmuş. Bulutlar gökyüzünde çirkin bir iz bırakmak uğruna tıka basa sıkışmışlar. Gökyüzünde asılı kalma becerisi gösteremeyen güçsüz bulut parçaları düşecekmiş gibi geliyor bana. En karanlık parçalar asılı kalacak gökyüzünde, buna eminim; ama şuna emin değilim: Bulutlar mı daha karanlık yoksa ruhum mu? Biliyorum bu çok önemli değil kimse için. Hatta benim için bile önemli değil. Benim ruhum henüz itiraf edemeyeceğim karanlık bir elbise giymiş olduktan sonra varsın bütün dünyayı siyaha boyasınlar. Şu an bu yarattığım laf fazlalığından daha ciddi bir şey biliyorum sanırım: Kafamın arkasında, sağ tarafta, aşağıya doğru sebebini bilmediğim -merak da etmediğim- tarifsiz bir ağrı var. Zaman zaman düşünüyorum da hayatımın son dönemlerinde berbat bir yaşam sürmüş olmama bu lanet olası ağrı neden oldu. İnat etmeyip tedavi olsam belki hayatımı sevimli, bazen de hüzünlü olan zararsız dalgınlığımın içinde sürdürüp gidecektim. Aslında beni asıl üzen şey, geriye dönüp baktığımda şu an onu kendimden çok sevdiğimi kederlenerek anlamaya başladığım, etrafıma baktığımda benim için hayattaki en önemli varlığın o olduğunu şaşkınlık içinde fark ettiğim ve şimdi onu anımsarken boğazımın düğümlenmesine sebep olan insanın, hayatımı ve sağlığımı düzene koymam için verdiği samimi ve iyimser çabasına önem vermemiş, hatta bu çabasını küçümsemiş olmamdır.


Ama yine de tedavi olmayı istemeyişimin en ciddiye alınacak nedenin hastanelerden ve içindeki hekimlerinden nefret etmem olduğunu düşünüyorum. Belki, aslında sadece hekimlerden nefret etmemdir. Bana öyle geliyor ki hekimler, çoğu zaman bizler gibi sıradan insanlar olduklarını unutuyorlar ve daha kötüsü kendilerini biz aciz kullarına can vermiş birer tanrı gibi hissederek, bu cana -bu kutsal emanete- iyi bakmayıp hastalandığımız için tepeden bakmalı bir öfkeyle, biz onlara muhtaçları azarlamayı görev biliyorlar. Artık bana hak veriyorsunuz sanırım. Sanırım yine iyice saçmalamaya başladım. Hatta itiraf edeyim ki kafamın arkasındaki şu korkunç ağrıyı dindirecek doktora minnettar kalacağımı defalarca söylemeye, daha da ötesi o doktor beni gerçekten iyileştirecekse eğer, utanmadan ve de sıkılmadan ona yalakalık yapmaya hazırım. Her şeyi bir yana bırakırsak şunu da itiraf edebilirim: Her zaman yaptığım gibi şimdi de kendi beceriksizliğimle darmadağın ettiğim hayatımın içime yaydığı sıkıntının acısını başkalarından çıkarmaya çalışıyorum. Evet, bu aralar çok inciticiyim, sıkıcıyım ve sıkıntılıyım. Şu an tıpkı çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. Ama bunu elbette şimdi yapmayacağım. Hem az kaldı bunu yapmam için. Zaman çok çabuk geçiyor. Evden ne kadar da uzaklaşmışım böyle. Meğer hava ne kadar da serinlemiş. Ama yağmur yağmadı hala. Hala kafamdaki ağrı dinmedi. Neyin nesidir bu ağrı? Bunu gerçekten merak etmeye mi başlıyorum?

 

Kendimi sokağa attığımdan beri içimde yorucu bir pişmanlık hissi kıpırdanıp duruyor. Bu kıpırdanmayı yokmuş farz ederek yoluma devam ediyorum. Çünkü ben, aptalca da olsa bir karar vermiş bulunuyorum ve kararlarımı da değiştirmek pek yaptığım bir şey değildir: Çünkü hayatımla ilgili bir karar alıncaya kadar çok yorulurum. Hastalık derecesine varan bir karar verememe takıntısı vardır bende. Edinmek istediğim karar bir de şimdiki gibi hassas bir konu ile ilgiliyse, sonuca varıncaya kadar hiç halim kalmaz; bu yüzden de kararımdan dönecek gücüm de tükenmiş olur. Hayatımda önüme çıkan yolları seçmekte bu kadar zorlandığımı anlatmış olmamı kendimi övmek ve önemli bir insanmışım havası yaratmak için yaptığımı sananlar yanılıyorlar. Çünkü ben övülecek değil acınacak halde olduğumun bilincindeyim. Az önce anlatmaya çalıştıklarım sanırım evime dönme arzumdan kaynaklanıyor ve ben aslında şu an kendimle baş etmeye çalışıyorum. Bir de açlığımla baş etmeye çalışıyorum. İnsanın en bunalımlı anlarında bile günlük bedensel ihtiyaçlarını giderme zorunluluğunu duyumsaması büyük bir haksızlık gibi geliyor bana: İnsan, ezberlenmiş ihtiyaçlarını gidermeyi en azından bunalımlı dönemlerinde erteleyebilmeliydi diye düşünüyorum. Bu inançla iki gündür aç yaşadığıma aldırmayıp yoluma devam etmekte diretiyorum. Biraz utanarak da olsa itiraf etmeliyim ki açlığımın bir sebebi de (belki de asıl sebebidir) beş parasız olmam. Parasızlık utanılacak bir şey değil; ama fakirliğini başkalarına açıklamaktan utandığını hatta bazen de bunu yaparken bir suç işlemiş gibi kızardığını (kızarmış haldeyim), cümle kurmakta zorlandığını kabul etmeyecek kaç kişi vardır? Sanırım acımasız açlığımı unutmamın tek çaresi ondan artık söz etmemem. Aslında unutmam gereken sadece açlığım değil ki. Üstümde ince bir gömlek var. Ve ben farkındayım ki;  havanın çok serin oluşu değil, bu ince ve eskimiş gömleğin beni ısıtamaması üşütüyor beni. Belki de ben öyle sanıyorum. Öyle ya daha soğuğun mevsimi gelmedi. Gelmedi mi?

 

Kararsız ve şaşkın adımlarla ilerliyorum varmak istediğim ana. Şüpheli bir heyecanın içine dalıyorum her adımımda. Bir el suya kafamı sokmuş sanki, nefes almaktan korkuyorum. Engel olamadığım korkunç bir öfke vücudumun her yerine bir iğne gibi batıyor. Hayata ve bütün gerçeklere kızmış ya da kendini kaybetmiş bir zehir, damarlarımdaki kanda dolaşıyor gibi. Daha önce içimde hiç işitmediğim bir ses, içimdeki diğer bütün sesleri susturmuş adeta, sadece bu hain sesi duyuyorum ve duydukça bu sesi, unutuyorum içimdeki bütün sakinliği.  Bir suçlu arıyor; kafamı suya sokan el, vücuduma batan iğne, kanımda dolaşan zehir ve içimdeki ses. Suçlu kim? Ben miyim? Ben ne istedim bu hayattan? Benim şimdi, koşa koşa çocukluğumun kollarına atmak isteyen kendini. Benim, etrafı uzamış otlarla çevrili bir dere kenarında, sahipsiz toprağa çocuksu hayallerimin resmini çizmek isteyen. Benim, yıldızların ışıltısını düşümde, bir anne elini okşanan saçlarımda hissederek uyumak isteyen. Benim, saflığımı geri almak isteyen. Benim, önce hayata sonra da kendime kızıp, zararsız yeni beni yaratmak isteyen. Ne istedi bu hayat benden?

 

Artık bütün yapmam gereken şu solumdaki sokağa- şu her mevsim kendisi gibi yaşlı duvara sırtını dayayayıp dilenen kadının olduğu, şu çocucukların bağırarak ya da kavga ederek oyun oynadığı, şu siyah ve cılız sokak köpeğinin hiç ayrılmadığı, şu penceresinde öylece durup sokağı izleyen ve hep orda öylece kalacakmış hissi uyandıran ama aslında öleceği günü hüzünle ve sabırla beklediğine inandığım beyaz ve kıvırcık saçlı ihtiyar adamın yaşadığı, şu içine adım attığımda sevdiğim kadına artık çok yaklaştığımı hissettiğim ve sevdiğim kadına duyduğum aşkın ne kadar kuvvetli olduğunu ürkerek hatırladığım ve  bütün bedenime hızla yayılan aşkın hükmüyle ilk zamanlar kalbimin duracağını sandığım sokağa -sapmak. Evet, sokağa girdim artık: Artık hiçbir şeyin geri dönüşü yok. Bunu biliyorum ve bunu bilmek bedenime yakıcı bir korku yayıyor. İşte rengi solmuş bina karşımda ve ilk katında pencereden gördüğüm ışığı yanık bir ailenin evi var. Bu sokağa, binaya ve burada yaşayanlara karşı sıkılgan bir mahcubiyet hissi duyumsayarak binaya girmek için ürkek adımlarla ilerliyorum. Işığı yanık evin önünde duruyorum. Sokak tenha: Hatırlıyorum herkes evinde akşam yemeğini yiyiyordur. Bu ev -evet bu ev- bir aile: Bir annesi bir babası ve iki çocuğu olan bir aile ve bunu şimdi hatırlayıp düşünmek, bana bu hayatta ancak bir hiç içinde yaşadığımı hatırlatıyor. Binaya girdim, merdivenleri çıkıyorum ve anlıyorum merdivenler bugün yıkanmış. Her şey -benim içinde olmadığım her şey- harika bir düzen ve süreklilik içinde. Çıktığım her katta ışıklar hiç şaşırmadan, sürekliliği ve düzeni bozmadan yanıp sönüyor ve ben bu süreklilik ve düzenin bir parçası olamadığım için anlamsız bir şekilde şaşırıyorum ve düşünüyorum: Işığı yanan evde herkes yemek masasında her zamanki yerlerine oturup yemek yediler. Sonra mutlu bir halde yemekten kalktılar. Şimdi de herkes bu düzenin getirdiği huzur ve güvenlik hissi ile çaylarını yudumlamaktadır ve yine herkes bu geceyi nasıl geçireceğini ve yarınki işlerinin planını mutlu bir halde anımsamaktadır. İçinde ışığı yanan ev ve bu evin içine yayılan sıcaklık bütün duygularımın felakete uğramasına neden oluyor ve midem bulanıyor şimdi.

 

Kapı kolunda 7 yazılı dairenin önünde durdum. Bu dairenin içinde sevdiğim kadın yaşıyor: Şu karşımda duran kahverengi kapının hemen ardında sevdiğim kadın bensiz hayatını sürdürüyor. Ben bunu kederli ve dalgın bir halde düşünürken kapıya doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum ve heyecanlanıyorum. Ben kapıya ne zaman vurdum da sevdiğim kadının ayakları kapıya doğru yaklaşıyor? Tuhaf ama kapıya vurduğumu önce anımsayıp sonra da kapıya vurduğum için derin bir pişmanlık duyuyorum. Ben tam üç aydır bu kapının karşına geçmedim: Tam üç aydır bu kapının ardındaki kadından yoksunum. Kapı açıldı: karşımda sevdiğim kadın ve ben de titreyen ellerim ve dudaklarımla, ince ve soluk mavi gömleğimle, uzamış ve dağınık duran sakal ve saçlarımla, eskimiş ve yıpranmış ayakkabılarımla, bütün açlığım ve sefilliğimle onun karşısındayım. “Ne işim var burada?” diye mırıldanıyorum. O, kapıyı açtı ve sanırım beni gördüğü için canı sıkıldı ama yine de bir şey demeden kapıyı açık bırakıp içeri geçti. İçerdeyim şimdi ve kendimi evin içini kirletiyormuşum gibi hissediyorum. Salonda, pencerenin önünde ayakta duruyor. Salona çekingen bir misafir çocuk gibi giriyorum ve hemen kanepeye ilişiyorum: Açlıktan başım dönüyor ama neyse ki evin içi sıcak ısınıyorum biraz, ısınmak umutlandırıyor beni. Yüzünü çevirdi benden, pencereden sokağa bakıyor: Anlıyorum bana hala çok kızgın. Ve bekliyorum şimdi: “ Beni defalarca aldattın. Sen beni hiç sevmedin. Artık seni istemiyorum” diyecek. Ben de: “ Seni aldattım hem de utanmadan rezilce. Ama şu an anlamsız olsa bile çok pişman olduğuma inanman gerekiyor.” O: “ Sen insanlara değer vermeyen birisin. Her şeyi anlamsız ve basit buluyorsun. Sana göre her uğraş-mesela benim işim- çok anlamsız ve basit. İşte sen busun hayat karşısında.” Ben: “ benim nasıl biri olduğumun ne önemi var şimdi? Her şeyimle senin olmak için, senin istediğin kişi olmak için buradayım.” O: “ İşlerim var. Artık gitmeni istiyorum.” Ben: “ Biliyorum sen de herkes gibi işsiz ve parasız olduğum için beni istemiyorsun. Bu evi artık benimle paylaşmak istemediğin için beni kovuyorsun. Biliyor musun kapı dışarı ettiğin bu karşında duran adam günlerdir aç ve sefil? Ama yine de seni sevmekten vazgeçmedim. Duyuyor musun beni?” diyeceğimi hayal ediyordum; ama o, hep pencereden sokağa baktı ve hiç konuşmadı. Bu sefil ve acınası halime aldırdığı yok. Oysa ben sanmıştım ki beni bu halde gördüğünde ağlayıp boynuma sarılacak. Böyle mi sanmıştım gerçekten?

 

Konuşmak, ona seslenmek istiyorum ama beceremiyorum bunu. Bütün asilliği ile karşımda duruyor. Üstünde daha önce görmediğim beyaz bir gömlek ve dizlerine kadar duran siyah bir etek var. Saçları daha kısa. İşte bütün sıkıntıma, kendimi kaybetmiş halime inat çok ama çok güzel: O dünyanın en güzel kadını. Başımı ellerimin arasına alıp utanç içinde yere bakmak istiyorum; ama bu evin içinde ve onun karşısında dururken bunu yapacak cesareti bulamıyorum. İşte karşımda ama ilgisiz duruyor, sanki ben yokmuşum gibi davranıyor. Döndü. Sigarasını arıyor. Güzel yüzü karşımda, işte bir adımlık mesafe de; ama biliyorum ki o yüz ve o eller artık hiç dokunamayacağım kadar uzak bana. Sigarasını yakıp tekrar pencerenin önüne geçti. Sanırım şu an sokakta oyun oynayan çocukları izliyor ya da kendini buna zorluyor. Ellerini bir defa daha tutmama izin verse arkama dönüp bakmadan çekip gideceğimi bilsin isterdim. Hiçbir şey isteğim gibi olmayacak artık: Hayatımın şu an ki tek anlamı şu güzel kadın beni istemiyor. Vücuduma bir iğne gibi batan öfkenin acısını yine duymaya başladım işte. İşte içimdeki hain ses yine alçakça konuşmaya başladı. Nefes almakta zorlanıyorum ve çok korkuyorum; ama bu iş bitmeli ve bu işin ardından da kendi yok oluşuma tanıklık etmeliyim. Haince ve öfke ile ona doğru yürüyorum: Sanki her şeyi bu hikâyenin başından beri biliyormuşçasına hala ilgisiz ve kıpırdamıyor.

 

Sahildeyim şimdi. Beni sadece deniz anlayabilir umuduyla vardım buraya. Hava burada çok serin. Gecenin geç saati sanırım. Arkamda kimsesiz ( kimsesiz mi gerçekten? ) bir sarhoş çimlerin üzerinde derin bir uyku içinde yaşamaya devam ediyor. Sadece ikimiz buradayız. Karşımda şehrin ışıkları yanıyor. Başımı ellerimin arasına alıyorum ve nihayet çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorum şimdi. Ağladıkça başımın arkasındaki ağrı artıyor. Her hıçkırığımda sevdiğim kadının hayatına birkaç saat önce son verdiğimi anımsıyorum ve bunu yaparsam rahatlayıp mutlu olacağımı sanmışken ben şimdi kederler içindeyim. Biliyorum şimdi sıra bende: Kendi yok oluşuma hazırlanıp bir an önce sevdiğim kadına kavuşma tasarımı gerçekleştirmeliyim. Bunu biliyorum; ama nedense ben şimdi, şehrin ışıklarını bir süre seyretmek, denizi derince birkaç defa daha koklamak ve içime dolan soğuğa ve çimlerin üstünde uyuyan sarhoşa aldırmadan evime dönmek istiyorum.

 

orhan erbeyi

4/1/2009

Dikkat Şaka!

DİKKAT ŞAKA: aykırı EDEBİYAT, SON SINAV HARİÇ BÜTÜN SINAVLARA KARŞIDIR. ŞAİRİMİZ ABDÜLVEHAP BALLI DA BÖYLECE aykırıLIKTAN İSTİFA ETMİŞ BULUNMAKTADIR! Siritiyor
















KİTABIN ADI : ÖSS ADIM ADIM TÜRKÇE

YAZARI : MEHMET ALİ KOYUNCU

  ABDULVEHAP BALLI

  FEYZULLAH DURDUKOCA

YAYINEVİ : IŞIKLI YAYINCILIK (ADIM ADIM)

BASIM YERİ : ANKARA

BASIM TARİHİ : 2008

ISBN : 978-975-8824-22-9

    İLETİŞİM : 0 505 3494823

 

 

KİTABIN ADI: ÖSS ADIM ADIM EDEBİYAT

YAZARI: ABDULVEHAP BALLI

                                FEYZULLAH DURDUKOCA

 MEHMET ALİ KOYUNCU

YAYINEVİ: IŞIKLI YAYINCILIK (ADIM ADIM)

BASIM YERİ : ANKARA

BASIM TARİHİ : 2008

ISBN : 978-975-8824-23-6

İLETİŞİM : 0 505 3494823


“Niye kitap okumuyor demek, niye piyano çalmıyor demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan daha kolay değildir.” ÖSS ADIM ADIM TÜRKÇE VE ÖSS ADIM ADIM EDEBİYAT kitapları Reşat Nuri’ye atfedilen bu anekdotla okurlarının karşısına çıkıyor.

 

Bir insanın günlük hayatında azami üç bin kelime kullandığı istatistiğinden hareketle sorunun kaynağına işaret eden yazarlarımız, çözümün teknik analizler ve ezberci eğitim sisteminden ziyade okuma kültürü ve alışkanlığı kazanmaktan geçtiğini vurguluyor; ÖSS hazırlık öğrencilerini alışılmışın dışında test çözmekten önce okumaya davet ediyor.

 

SBS alanında ilklere imza atan Işıklı Yayıncılık’ın ADIM ADIM serisi çerçevesinde yayın hayatına giren ve iddialı bir giriş yapan ÖSS ADIM ADIM TÜRKÇE VE ÖSS ADIM ADIM EDEBİYAT farklılığını;

*Öğrencinin seviyesine uygun kapsam ve kalitede bir konu anlatımı sağlamak,

*Bugüne kadar çıkmış bütün ÖSYM (ÜSS – ÖYS - ÖSS) sorularını tarayarak çözümlü ÖSS sorusu haline getirmek ve konunun ağırlığına göre kitaba yerleştirmek,

*Her konunun sonuna konuyla ilgili öğrendiklerimizi pekiştirmek amacıyla yüzlerce özgün test sorusu yerleştirmek olarak sıralıyor ve bizleri mutlu olmaya, terkimizde adamakıllı üç şiir barındırmaya davet ediyor.


Abdulvehap BALLI, Mehmet Ali KOYUNCU, Feyzullah DURDUKOCA imzasını taşıyan uzun soluklu bir emeğin ürünü bu iki eser, anlamak ve anladığını yorumlayabilmek adına iyi bir referans…





Bir başka aykırı şairi olan Ahmet UYSAL’ın şiir kitabı “HEV” bu ay içerisinde

Ve Edebiyat Yayınlarından Ahmet KOÇAK editörlüğünde çıkacak… Gönülden bir nefesle üflenen ney sesleri duyacaksınız!


www.baska.blogcu.com

“…aşıkların bAŞKadır yOLu…”

4/1/2009

Öğretmen Hanım

Öğretmen Hanım

 

     Halsiz bir köy evi, iki göz oda, bir sofa,  dört duvar kerpiç, sırtı kireç omuzları kamış. Evin küçük odasında ‘konuşması’ gibi yürümeyi de henüz sökememiş,  sürünmekten dizleri yara, kollarının yeni salya sümük,  saçlarını aralayabilene aşkolsun, domates yanaklı bir kız çocuğu bacağının birinden belli ki yanlış yerlere gitmesin diye bağlanmış... Kapalı kapının alt köşesindeki  (önceden baktığı için kapatılmaya çalışılmış,  fakat çocuk parmaklarıyla azıcık olsun aralamış) yarı sökük siyah lastiğin sızdırdığı ışık aralığından, tek gözüyle sofadaki kimsesiz dünyaya bakıyor.

      Babası yeni ölmüş evin üstündeki hazin hüzün bulutları henüz dağılmış. Anne kırık, artık sahipsiz ve gerdiğinde altındakileri üşütebilecek kanatlarını toparlayabildiği kadarıyla toplamış dışarıda çift çubuk,  hayvan ne varsa bakmaya gitmiştir. Mevsim hangi mevsimdir belli bile değildir, annenin hiç umurunda da değildir. Acı yeterince yüreğini ve ayaklarını yakıyordur zaten. Sadece yerde yeni erimiş kar havanın tekrar soğumasıyla don halindedir. Kerpiç damın kamışlı saçaklarından buz sarkıtları eğri büğrü yere bakmakta,  sürüler halinde aç sığırcık sürüleri taze hayvan gübresine konmaktadır.

      Başı üşümesin diye iki kez sarı eşarpla sarılmış, sırtında hakiliği defalarca kirlenip yıkanmaktan sararmış gocuğuyla, yüzü gözü düşkün bir kadın; elinde içi yeni doğmuş buzağılardan arta kalan ağız süt ile yarı beline kadar dolu bir bakır bakraç vardır. Soğuktan insanın eline yapışan kapının küflü kiltesini aralayarak, yarı loş yerde kıl çul serili sofaya arkası yırtık lastik ayakkabılarını çıkararak dermansızca girer. Sofanın sonundaki öne çıkıntılı kerpiçten örülmüş,  yüzü gözü is ve yanıktan kapkara olmuş şömine bozmasında, harmandan arta kalan ekin sapıyla ateş tutuşturup alüminyum tavada ağız sütü, geride kalan dört öksüz yavrucağı düşünerek, bir dizi bükülmüş önde bir gözü küçük odanın kapısının köşesindeki delikte ağır ağır pişirmektedir. Pişen koyu, kirli sarı hafif yeşilimsi,  yoğunluğundan kesilmiş süt üzerine yavan tadı azalsın diye şeker ekilerek, tek gözü sürekli kapının lastiği sökük aralığından bakmaktan yorgun kızcağızın en son ne yediği belli olmayan midesini ısıtacaktır.

                      .................................

 

   Öğretmen hanım, kendisi var olan fakat sıcaklığından artık eser kalmamış batmakta olan güneş altında yürüdü. Evlerinin yarısı boşaltılmış, boşaltılmayanların da dökülmüş sıvalarından kerpiç yüzleri sırıtan hayalet sokakta köpek ulumaları eşliğinde okulun bahçesine doğru ilerledi.

  Öğretmensizlikten kapıları köy çocuklarınca tarumar edilmiş, bahçesindeki (çocukken kendi arkadaşlarıyla ‘köşe kapmaca’ oynadığı, erkeklerinse top oynarken kale olarak kullandığı) nazlı kavakların kesilmiş olduğunu şaşı gözleriyle süzerek okula girdi. Masalar ve sıralar bakımsızlıktan üst üste yığılmış,  sandalyelerin kimisinin bacağı kırık,  kimisinin muşamba yüzleri yırtılmış öylece duruyordu. Hıçkırıp yutkunmak istemediği, hıçkırsa sanki bütün kişiliğini yitireceği acı bir düğüm göğüs kafesinin midesine bakan çatalına bağdaş kurdu. Yepyeni bir öğretmen değilmiş de, çok yorgun bir acılar atlasıymış gibi, yapayalnız yalpalayan yalnızlığını yüzü sökük tozlu bir sandalyenin üzerine bırakıverdi.

   Ne kadar süre geçti tam belli değil ama güneşin henüz kendini yitirmiş kızıllığı hala ufukta mevcuttur. Birden kapının kapandığı halde yamukluğundan bıraktığı aralıktan kendisine bakmakta olan bir çocuğun zeytin karası gözlerini gördü. İrkildi. Yerinden kalktı. Tam kapıya doğru yönelecekti ki kapı aralandı. Başı soğuktan üşütmesin diye birkaç kat eşarpla sarılı, altında kalın pazen basmadan yapılmış şalvarıyla bir kadın, şalvarının kenarında asılan tek gözü kısık utangaç kız çocuğuna 'dur yavrum' diyerek elinde üzerinde dumanlar tüten melamin tabakla içeri daldı.

       ---Öğretmen kızım hoş geldin, sen Rukiye’nin kızıymışsın,  ağız sütü eskiden çok severdin; hemencecik şurada ye de bizim eve gidelim müsaitsen diye geldim.

         Öğretmen hanım ne kadar ne düşündü belli değil yanaklarına şaşı gözlerinden süzülen yaşlarla hafifçe gülümsedi, kız çocuğunun başına ellerini titreyerek götürdü  'tamam teyze ' dedi.


ahmet uysal

4/1/2009

Düş-ün

' düş-ün '

 

BEKLEDİKÇE ANLAM KAZANIYOR HAYAT. .

BEKLEMEYİ ANLAYAMADIĞIM GÜNLERE İNAT. .

ELLERİMİ SARKITIYORUM GÖZ BEBEKLERİNE,

-KİMSE YOK-

BİR DAHA OLMAYACAK.

HAYIR, OLACAKSA ÇOK GEÇMEDEN BİR DAHA OLSUN!

BENDEN SONRA, BENİM İÇİN, BENDEN HABERSİZ-İKİMİZ AMA KENDİN İÇİN, ANILARIN HATRINA;

ŞEKERİ FAZLA BİR FİNCAN ÇAY İÇTİN Mİ?

                                        NE KÖTÜ, BEN SENİN AMA DAHA COK BEN İÇİN;

                ' TEK ŞEKERLİ'

                                  VE SİGARASIZIM. .

BU GÜN TIRNAKLARIMI KESERKEN HATIRLADIM;

NE KADAR SOĞUKTU, ÇOK MU SOĞUK. . ?

HANGİ ZARARIN NERESİNDEN DÖNDÜN? KAR ETTİN Mİ??

BEN NE KADAR ZARAR ETTİM?

ENKAZ MISIN?

         ENKAZ MIYIM?

NE KADAR GÜZELSİN ŞİMDİ?

ÇOK MU?

           AZ MI?                                      elif can

4/1/2009

e-d-b

e-d-b
— “Yazı”m da kış,
      "kış"ım da...
Bir hüzün var nereden baksan,
Gözümde,
      kaşımda...
 
       Ne kadar?
       Bilsen!...
                                   emel kahriman



 

 

aykIRI EDEBIYAT    ocak’2009 SAYI:51

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

emrah ayhan, murat koçak,

ahmet uysal, orhan erbeyi, özkan kaya,

bilge dürüst, mehmet aydın,

elif can, emel kahriman

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com   metahcakko@hotmail.com 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR

 


www.aykiriedebiyat.blogcu.com

 

Sayfalar Dolunca Çıkar,Kafa Konforunu bozar

 

FATİH- Ağaç, Sıla, İnkılâp, Vefa Kitabevleri, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yay.

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar Kitabevleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı, Kocav Kitabevi

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

BEYOĞLU-Yeşilçam Cafe (Emek Pasajı), Simurg K.evi

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi, Radyo Hilâl, Tozlu Sanat Evi

SAMSUN- NT Mağazası (Kale Mah.)

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

4/1/2009

Fail-i Meçhul Cinayet

Fail-i Meçhul Cinayet


Beni bir gece vurdular fail-i meçhul birileri
Sabah karanlıktı kirpiklerim de duruyor
O gece gömdüler beni fail-i meçhul birileri
Saati akrep geçiyordu gözlerimi düşürdüm
 
Siren sesleri duyuyordum faili-i meçhul ve sinsi
Telsizden anons geçtiler ağır yaralı diye biri
Beni bir gece vurdular fail-i meçhul birileri
Dudağımda kurşun izi ensemde iki
         
Beni o gece vurdular fail-i meçhul birileri
İki gazete serdiler ikinci sayfa haberi
Kaldırım soğuktu parmaklarım da donuyor
Beni o gece gömdüler fail-i meçhul birileri
Trafik lambaları sönmüştü hala yerinde duruyor
 
Beni bir gece vurdular fail-i meçhul birileri
Mutsuz bir öğrencinin rüyasındaydım
Cebimde duran eksik bir şiir
Gece karanlık kusuyordu seni düşündüm
Beni o gece gömdüler fail-i meçhul birileri
Son nefesimde seni öksürdüm
 
Beni bir gece vurdular fail-i meçhul birileri
Annemin saçına samanyolu düşmüştü
Sokaklara bir yalnızlık çökmüştü
Daha kaç günlük öksüzdüm bilmiyorum
Duvarlarda meçhul gölgeler görmüştüm
Gece soğuktu nereme dokunsam kurşun
Beni o gece gömdüler fail-i meçhul birileri
Gözleri karanlıktı o an seni düşündüm
 
Beni bir gece vurdular fail-i meçhul birileri
Çırağan'a yıldızlar düşmüştü
Geceyi şafak sökmüştü
Boğaz'ı gemiler geçmişti
Limana sisler çökmüştü
Feneri sarhoşlar sarmıştı
Sonbahar ıslaktı üşümüştü
O gece bir şair ölmüştü
Kokusu denize sinmişti
Ceketimi ayaz sarmıştı
O gece sana küsmüştüm
Beni o gece vurdular fail-i meçhul birileri
Kim olduklarını bilmiyordum ne istemişlerdi?

mehmet aydın

4/1/2009

Yüzemem Ben

Yüzemem Ben...

 

Bakıyorum. Uzaktan mı? Duruyor, konuşuyor. Karşımda. Fazla uzak değil o zaman. Uzak olan ben miyim? Sanmıyorum. Saçını topluyor. Kadın mı? Susuyorum. O konuşuyor. O ve etrafındaki arkadaşları. Kalabalık bir yer mi? Sağa veya sola bakmalı mıyım? Bakamam. Canımız mı acır? Acı? Sustular. Ben değil. Onlar. M ve arkadaşları.

 

                Unut onu. Hiç bir şey yok aklımda. Ona karşı hiç bir his.  Tahammülüm de yok. Dönmesini isteyen de. Dönmeli mi dersin? Dönmesin. Bunu kendime ifade etmem gerek. Ya anılar? Bitti... Unuttum bile...

 

  &nbs